Bugün sonsuz kaydırma özelliğiyle kullanıcıyı saatlerce ekran başında tutan sosyal medya, bir zamanlar çok farklı bir yerdeydi. İnternet, insanların kafelere giderek eriştiği, geçmişte kolay ulaşılamayan birçok bilgiyi bir araya getiren ve verilerin fiziksel yöntemlere göre çok daha kolay kaydedilebildiği sanal bir ortamdı.
Uzaktaki yakınlarla iletişim kurmayı ve birbirini hiç tanımayanların tanışmasını sağlayan internet, bazen onlarca bazen yüzlerce kişinin aynı bilgisayar oyununda buluşmasına da olanak veriyordu.
2000’lerin başında pek çok kişi bu imkanlara ayda ya da haftada yalnızca bir iki saat uğradığı internet kafede ulaşıyordu. İşletmeden çıktığı anda da sanal dünyayı geride bırakıyordu.
Aradan yaklaşık 10 yıl geçtiğinde toplumun önemli bir bölümü evinde bilgisayara ve internet bağlantısına kavuştu. Böylece sanal ortamdaki sosyal ağlara katılmak, bir “dışarı etkinliği” olmaktan çıkıp evden yapılabilen bir faaliyete dönüştü.
Sosyal medyanın henüz “filizlendiği” bu yıllarda internete hâlâ günün belirli saatlerinde ve evin belirli bir köşesinden erişiliyordu. Günlük yaşamın “vazgeçilmez” bir parçası olmayan Facebook, Instagram ve Twitter (X) gibi platformlarda paylaşımdan çok iletişim ön plandaydı.
X ve Facebook’ta metin paylaşılan bölümde bugün de görülen “Neler oluyor?” ve “Ne düşünüyorsun?” ifadeleri, o dönemde hâkim olan iletişim odaklı sosyal medya anlayışının izleri olarak okunabilir.
“Nerede, ne yapıyorum?” akımı
Kullanıcılar düşüncelerini ve çevrelerinde olup bitenleri paylaşmayı sürdürüyor. Ancak sosyal medyada artık ağır basan eğilim, “nereye gidildiği” ve “ne yapıldığı” üzerine kurulu.
Sanal dünyada olup bitenleri kaçırma endişesiyle bu akıma katılan genç ve yaşlı kullanıcılar için edindikleri şeyleri ve yaptıklarını sürekli duyurmak “yeni normal” haline geldi.
Platformlar, düzenli bildirimlerle kullanıcıyı aktif tutarak bu akımın sürmesini hedefliyor. Yenilen yemekten alınan kıyafete, yapılan tatilden bulunulan ortama kadar her anın paylaşıldığı bir düzen amaçlanıyor.
Leeds Üniversitesi Medya ve İletişim Fakültesi’nde görev yapan Öğretim Görevlisi Ludmila Lupinacci, yazılı değerlendirmesinde kullanıcıların sosyal medyayı ilişki ağlarını güçlendirmek, kendini ifade etmek ve kimlik inşa etmek için kullandığına dair yaygın bir görüş olduğunu hatırlattı. Lupinacci, bunun duraksamadan ve filtresiz paylaşım yapma dürtüsüne yol açmadığını söyledi.
Paylaşımların düşünülmeden yapılmadığını, aksine bir karar alma sürecinin ardından gerçekleştirildiğini ifade eden Lupinacci, kullanıcıların “çevrim içi karakterleri” üzerinde düşünmeye ve onları şekillendirmeye yatkın olduğunun altını çizdi.
Lupinacci’ye göre sosyal medya kullanıcıları artık toplum önünde görünür olmaya daha az odaklanıyor. Araştırmalar, herkese açık paylaşımların yerini büyük ölçüde özel ve gündelik iletişim biçimlerinin aldığını gösteriyor.
Kapalı dünyada sürekli akış, sonsuz kaydırma
Her platformun kendine özgü bir iş modeli ve özellikleri bulunduğunu vurgulayan Lupinacci, şu ifadeleri kullandı:
“Genel manada, sosyal medya platformlarının arayüz ve sunumları geçirilen vakit ve etkileşimi en üst seviyeye çıkaracak şekilde tasarlanıyor. Mesela, insanları bildirimler yoluyla platforma geri getirmek ve platformda dolaşırken onları içeride tutacak şekilde optimize ediliyorlar. Sonsuz kaydırma belki bunun en başlıca örneğidir. Buradaki fikir, kullanıcının bireysel gönderileri tüketmesi değil, içerik akışına dalmış hissetmesidir.”
Platformların stratejilerine dikkat çeken Lupinacci, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Bu sebepten ötürü birçok platform, tarihsel olarak kullanıcıların gönderi paylaşırken harici sayfaların bağlantılarını kullanmasını zorlaştırıyor. Çünkü kitlenizi mümkün olduğunca orada tutmak istersiniz. Böyle bir ortamda, insanlar, sırf ‘akışın’ ve sohbetin bir parçası olmak istedikleri ya da o an trend olan akımlara katılarak içeriklerinin görünürlüğünü ve erişimini artırmayı hedefledikleri için anında paylaşım yapma ihtiyacı duyabilirler.”
Reaksiyon, beğeni, paylaşım, görüntüleme ve yorum almaya dayalı optimizasyon anlayışına işaret eden Lupinacci, platformların öneri sistemlerinin polemik yaratan, tartışmalı ya da aşırı tepki çeken içerikleri öne çıkarabileceğini de söyledi.
Şirketler, kullanıcıları istatistik verileri olarak görüyor
Sosyal medya şirketleri, para kazanma hedefi doğrultusunda insanları birer “kullanıcıya”, yani kendilerine gelir sağlayacak öznelere dönüştürüyor.
“Beğeni” ve “paylaşım”, şirketlerin ekonomik değere çevirdiği ve platformlar üzerinden durmaksızın büyüttüğü etkileşim biçimlerine dönüştü.
Kişisel beğenilerini platform üzerinden sunan kullanıcılar, şirketler açısından birer istatistik verisi haline geliyor. Paylaşım yapan ve beğenen kişinin şahsi değerinin yerini ise “milyonlarca” izlenmenin yarattığı suni bir mutluluk alıyor.
“Günceli kaçırırım” endişesi ve sosyal medya kullanımı bağlantılı
Giderek büyüyen bu sistemin en çok beslendiği duygu, günceli kaçırma korkusu olarak tanımlanan “FOMO” ve kaygı.
ABD’deki Toledo Üniversitesi’nden Psikoloji Profesörü Dr. Jon D. Elhai ve meslektaşlarının yayımladığı araştırma yazısında, sorunlu sosyal medya kullanımı depresyon, endişe ve stresle ilişkilendiriliyor.
Akademisyenlerin “başkalarının, kişinin kendisinin dahil olmadığı tatmin edici deneyimler yaşıyor olabileceğine dair yaygın bir endişe” ve “başkalarının neler yaptığıyla ilgili sürekli bağlantıda kalma arzusu” olarak tanımladığı FOMO düzeyi yüksek kişiler, korkularını hafifletmek için akıllı telefon ve sosyal medya kullanımına yöneliyor.
Farklı cinsiyet ve etnik kökenlerden, 18-25 yaş arasındaki üniversite öğrencilerinin katıldığı çalışmada, başkalarının sosyal deneyimlerini kaçırmama isteğinden doğan bu korkunun sorunlu sosyal medya kullanımını etkilediği ortaya konuyor.